Cep Hikayeleri / No:19 / Kanber Amca

(Source: youtube.com)

benbukadardegilim:

benbukadardegilim:

Gökyüzü bembeyaz.

Tr saatiyle rebloglayayım bir de ahahhs

(via benbukadardegilim)

icimdekinotalar:

Radikal Gazetesi yazarı Kaan Sezyum'un, beyin kanaması geçiren eşini kaybettikten sonra yazdığı veda yazısı. 

HAYAT VE ANLAMI

Geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor. Ne yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda. Yok yani. İşin en fenası da bu yok oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu. Gayet güzel kahvaltı ederken, birlikte Türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. Çat! Şimdi evde iki kişi kaldık. Kedimiz Tortor da bu vesileyle üzerime kaldı. Yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip. Kısa sürede çok üzüldüm.

Üzülmemin sebeplerini düşündüm biraz. İnsan çok sevdiği birisini kaybedince (bence) birkaç şeyden dolayı üzülüyor. Ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm. Kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok. Çok yalnızım. Ama arkadaşlar iyidir, beni yalnız bırakmıyorlar. Yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor. Geceleri uyumak çok zor. İçki de içmediğimden, uyumak için alternatif tıbbın tüm bileşenlerini devreye sokuyorum.

Gözlerimi bilinçli olarak kapatmak istemediğimden yapılabilecek en sıradan şeyi yapı TV’ye bakarken ekran karşısında sızıyorum. Sabah kalkış kısmı daha fena. Uyandıktan sonra yatak keyfi diye bir şey yok. Zaten yatakta keyif yapacak bi şey de yok. Sabahın köründe kargalarla birlikte oturup bok yemeye başlıyorum ben de. Ne yapalım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ne de olsa. ‘Hayat devam ediyor’ filan diyorlar ama benim için aslında hayat pek devam etmiyor şu sıralar. Neyi devam etsin? Benim için hayat yeniden başlıyor şu anda sanırım. Hem de sıfırdan.

Sevindiğim şeyler de var. Son bir yılı reklam ajansındaki işimden ayrılıp evde Nursel’le birlikte geçirmiş olmamız beni en çok rahatlatan şeylerden biri. Ortalama insanlardan çok daha fazla birlikte ve mutluyduk son bir yıl içinde. Evde sabahtan akşama oturup, ağaçlara bulutlara, Tortor’a bakıp gülüyorduk. Çok mutluyduk, gerçekten. Çoğu insanın yaşayamayacağı kadar mutluluk yaşadım son bir senede. Ne yazık ki mutluluk da elektrik gibi bir yere istiflenmesi zor bi duygu. Şimdi o mutluluk anları anı olarak suratıma kapanıyor. Yalnızlığın bir başka karanlık tarafı da ortaya çıkıyor böylece; karşılaşmalar.
Sabahtan akşama çevremdeki birçok şeyde birlikte yaşadığım, eğlendiğim ve mutlu olduğum insanı görüyorum ister istemez. Neyse ki şimdi kendisini Heybeli’ye bıraktık. Bir süre sonra o da adanın bir parçası olacak, Heybeli’ye her gittiğimde belki de enseme konan bir sinek, topraktan çıkan bir çiçek, ağacın tekinde ekşi bi erik ya da peşimden gelen yavru bi kedi olacak. Şimdilik beklemekte yarar var. Hiçbir şey kaybolmuyor, bu da bir gerçek.

Hep çok şanslı olduğumu düşünürdüm. Hâlâ da düşünüyorum galiba. Hep istediğim işi yaptım, beni sıkan protokollere, ıvıra zıvıra bulaşmadım, zora gelmedim, her işim iyi gitti… Ama geçen haftaki bomba biraz fena patladı bende. Şu anda evrensel şans skalasında eksilere düştüm sanırım. Bundan sonrası yukarı çıkış olabilir sadece.

‘Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım’ gibi zırvalar vardır ya, işte biz aynen o laflardaki gibiydik. Küçük ama mutlu bi hayatımız vardı. Dolaptan kestiğim bi parça kaşar peynirine sevinirdi. Susadığı zaman götürdüğüm bi bardak suyun yüzünde yarattığı mutluluğu görmeniz gerekirdi beni anlamanız için. Sabahları sağlıklı olalım diye tek bi aspirini içip “Şimdi mükemmel olduk” diye salak salak sevinirdik. Bahar geldiğinde balkonu çevreleyen ağaçların yaprakları yeşerip her yer yemyeşil olduğunda dünyanın en mutlu ikilisi olurduk. İnsan burnuna Çin yağı sürüp uyuyacak diye sevinir mi? Bazısı seviniyormuş, o da bana denk gelmiş. Şans işi işte.

Bir yandan da birbirimize hiç benzemezdik. Zevklerimiz çok farklıydı ama bana her zaman yeni bir şeyler gösterirdi. İnsan olmayı, çevremi sevmeyi Nursel’den öğreniyordum, daha da alacak çok dersim vardı. Krediler tamamlanmadan kaçtı gitti, bizim krediler de yandı badem oldu. Daha öğrenecek çok şeyim vardı.
Beni hayata bağlayan şeydi kendisi. O gidince iyice saçma sapan bir insan olacağım gibi hissediyorum. Bana kızacak, yaptıklarıma laf edecek ya da beni çekip çevirecek birisi yok şimdi. Dımdızlak kaldım evde, bir de kucağımda Tortor var, mal gibi salonda kanepede oturuyoruz, ağaçların gölgelerine bakıyoruz işte.
Durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. Hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha. Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş,
bi kere daha ayılıyorsunuz. Ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. Anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık. Evinde oturan ve yaşadığı hayatın bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim. Tek farkım çok güzel yaşadım, geçen haftaya kadar da kazasız belasız geldiydik. Naapalım, piyango bu sefer bana çıktı, yarın başkasına çıkacak, sonraki gün de bir başkasına. Çekiliş hep devam edecek.

Bi fotoğraf filan koymak istiyordum ama hiçbir şeye bakamıyorum. Zaten tüm fotoğraflar benim aklımda. Zamanla çıt çıt açılıyorlar. Şimdi onlara bakmak için çok erken.

Karşılaşmalar, eşyalar ve yerler en fenası. Ama her şey ilk seferinde çok acıtıyor insanın içini. Aynı yerden ikinci geçişinizde sadece içinizde bi sıcaklık kalıyor. Bakalım ne olacak? Hayatımın en büyük darbesinden sonra ne kadar sıcak beni kurtaracak bilemiyorum. Yalnızlık sıcak bi şey değil, onu çok iyi biliyorum.

Geçen hafta tam da şu satırları yazdığım sırada yanımdan gitti, artık yok. Yani var ama, yok. Üzücü ama gerçek, ne yapalım?

Şimdi arkadaşlarla daha fazla zaman geçirilecek, onlarla da güzel anlar paylaşılacak, mutlu yaşamaya devam edilecek. Mutlu olmaktan başka yapacak bir şey yok. Yani var ama, yok.

KAAN SEZYUM

“En az yaşanan en çok hatırlanır.”

İnsanlar sevildikçe güzelleşiyor.

Son Feci Bisiklet - Teslim Tesellüm

(Source: youtube.com)

kocgirilisosyalist:
“iki güzel üstad Yaşar Kemal Zülfü Livaneli
”

kocgirilisosyalist:

iki güzel üstad Yaşar Kemal Zülfü Livaneli

(via deniziimol-deactivated20190113)

kocgirilisosyalist:

“ Bir şeyler yapıyorum; yürüyorum, konuşuyorum, yemek yiyorum, yani her zaman yaptığım işleri sürdürüyorum, ama nasıl anlatsam, bir boşluk duygusu içinde. Sanki içimde derin bir hiçlik var..”
*Zülfü Livaneli

(via deniziimol-deactivated20190113)

Nekizm - İlk Kez | Sofar Istanbul

(Source: youtube.com)

(via halimmmduman)

Herkes bir yere savruldu. Çoğu şey değişti. Artık eskiyi hatrı var diye sırtlamanın manası yok. Bazı şeyleri bırakıp devam etmek lazım.

kalpherzamansoldanatar:

11 Haziran 1971’de gözaltına alınıp götürüldüğü İstanbul Emniyet Müdürlüğünün üst katında “tabutluk” denen odanın yanındaki hücrede bir polisle yaşadığı olayı devrimci öğrenci lideri Harun Karadeniz şöyle anlatıyor:

“Kaldığımız oda iki buçuk metreye altı metre kadar var yok. Gece gündüz aynı odanın içindeyiz. Bazı geceler yirmi yedi yirmi sekiz kişi oluyoruz bu kadarcık yerde. Uzanacak bir yer değil, oturacak yer bulunamıyor… İşkenceye gidecek adam deposu gibi bizim bölüm. Fakat insanın üstün yaratık olduğuna bir kere daha inanıyorum her geçen gün. İnsan kolay tükenmiyor. Şartlar ne olursa olsun insan gülüyor ara sıra. Bir gün, bir görevli odamızın kapısında belirdi. Şöyle durup etrafı süzdü. Odanın içinde çepeçevre oturmuş ve duvara yaslanmışız. Kapının eşiğinde ayakta duran görevli sırayla soru sormaya başladı:

“Sen hangi okuldasın?”

“Hukuk Fakültesi”

“Suçun ne senin?”

“Suçum filan yok.”

“Vardır vardır… De bakalım hele suçun ne?”

“Bilmiyorum”

“Bilirsin bilirsin.”

Kısa bir sessizlik. Soruya cevap verilmedi.

“Söyle bakalım, sen hangi okuldansın?”

“Teknik Üniversite.”

“Senin suçun ne?”

“Bilmiyorum.”

“Bilirsin, bilirsin.” Başka birine dönerek:

“Sen hangi okuldasın? Sende mi suçunu bilmiyorsun?”

“Çapa Öğretmen Okulundanım. Suçum filan yok.”

Kapıda duran görevli, herkese önce hangi okuldan olduğunu sonra da suçunun ne olduğunu soruyordu. Bugün gibi hatırlıyorum. Yedinci kişiye aynı soruyu sordu:

“Sen hangi okuldasın?” Tanımadığımız bu genç cevap verdi:

“Ben okuldan değilim?”

“Okulu mu bıraktın? Yoksa seni okuldan attılar mı?”

Yirmi beş yaşlarındaki esmer delikanlı ezile büzüle cevap verdi:

“Benim okumam yazmam yok.”

“Okuman yazman yok da burada ne işin var?”

Görevli bu sözleri biraz da kızgın bir ses tomuyla söylemişti.

Odada ağır bir sesizlik oldu. Görevli kırdığı potu kavrar gibi oldu, başka soru falan aradı bulamadı ve dönüp gitti.

“Okuman yazman yok da burada ne işin var?” sorusunu öyle bir ses tonuyla sormuştu ki, sanki cümlenin sonu şöyleydi: “…Okuman yazman yoksa sen yanlış gelmişsin. Biz, okur yazarları topluyoruz.”

Görevli kapıdan kaybolur kaybolmaz odayı bir gülmedir aldı. Ne zaman bu olayı hatırlasam: “12 mart dönemini en iyi anlatan olay” derim içimden.

Gecenin ilerlemiş bir saati. Odamızın içinde ayak basacak yer kalmadığı için, birazımızın odanın önündeki koridorda kalıyoruz. Koridorun çıkış bölümü nöbetçi dolu. Nöbetçiler akşam sekizde alıyorlar nöbeti, sabah sekize kadar. Sabah sekizde alanlar ise, akşam sekize kadar nöbet tutuyorlar. Onlarınki de sıkıcı bir iş olmalı ki ara sıra gözaltındakilerle konuşmak ihtiyacını duyuyorlar. Yine böyle bir konuşma var.

Ara sıra kesilen, ara sıra devam eden bir konuşma. Derken memurlardan beni tanıyan biri, bana dönerek:

“Sen mühendis adamsın, ne karışırsın bunlara da gelirsin buralara?” dedi. Ben, biraz durdum ne demeli diye düşündüm, o üsteledi:

“Doğru dürüst çalışsan olmaz mı?”. Ben, fazla düşünmeden:

“Olmaz”, dedim.

“Olmaz ha”. Yanındakilere dönerek: “Görüyor musunuz olmazmış. Olmazsa gelirsin işte buraya.”

Ben, çaresiz konuştum:

“Demem o ki, namuslu mühendislik yapmaya imkan yok.”

“Neden yokmuş? Sizin niyetiniz bozuk.”

“Bak anlatayım” dedim. Dedim ama, ne anlatacağımı hemen kestiremedim. Sonra başımdan geçen, daha doğrusu tanığı olduğum bir olayı anlatmaya başladım.

“Bir gün stajyer olarak çalıştığım bir su getirme inşaatında neler öğrendim biliyor musun? Bir şehre su getirmek için açılan bir hendekte kaç türlü hile yapılabilir? Hani su borularının döşeneceği hendek. İnşaatı yapan müteahhit, kazdığı toprağın parasını alır. Bu para, toprağın miktarına ve cinsine göre azalır çoğalır. Mesela hendek yumuşak toprakta açılmışsa parası başkadır, kayalık bir araziye açılmışsa başkadır. Hele küskülük topraksa para epey dolgundur. İşin kuralı bu. Fakat gel gör ki, hendeği esas derinliğinden az kazarlar, tam kazdık diye para alırlar. Hendeği dar açarlar, geniş açmış gibi para alırlar. Biraz kayalı ya da sertçe toprağı kazarlar, küskülük toprak parası alırlar. Yumuşak toprağı makinayla kenara atıp, küskülük topraktı diye devletten alınan gereken paranın on mislini alanları bilirim. Böyle işlere göz yummayan mühendisi sürerler. Yerine gelen daha fazlasını öder müteahhide. Bir hendek kazmada bu kadar hile oluyor, ötesini sen düşün.

Şimdi diyelim ki, ben namuslu iş yapacağım, iş almak için ihaleye girmem gerek. İhalede fiyatı fazla kırsam, zarar ederim. Az kırsam, iş bana kalmaz. Biliyorum ki diğerleri hile yapıyor, ona göre fiyat kırıyor. Ben, onlardan fazla kırarsam ya ben hile yapacağım, yahut birinci işte iflas edip batacağım.

Sözün kısası namuslu iş yapabilmek o kadar kolay değil. Bugünkü iş adamlarımızın çoğu böyle yükünü tutmuştur. Kimi toprak hafriyatından vurdu parayı, kimi demir ve çimentodan.”

Ben, sözümü burada bitirdim. Öyle dalmışız ki konuya, ben nerede olduğumu unutmuştum. Görevliler bizim başımızda nöbetçi olduklarını unutmuşlar. Sanki bir kahvede dertleşen vatandaşlar oluvermişiz. Gecenin dördü mü nedir? Fakat biz dalmışız memleket konularına, zaman filan umurumuzda değil.

Benim sözüm: “Kimi toprak hafriyatından vurdu parayı, kimi demir ve çimentodan”, diye bitince, karşımdaki:

“Öyleyse önce o herifleri temizlemek lazım” demesin mi? Ben de odadakileri göstererek:

“İşte bu arkadaşların hepsi böyle bir şeyler yapıyorlardı” deyiverdim. Hemen uyanıverdik, biz de, sohbet eden polis de. Yerimiz konumumuz başkaydı. Kısa bir sessizlik oldu. Peşinden diğer bir nöbetçi sert bir sesle:

“Yeter artık kesin bu konuşmayı”, dedi. İsteksiz başladığım konuşma orada bitti. “

Harun Karadeniz, Yaşamımdan Acı Dilimler

kalpherzamansoldanatar:

“Boşuna değil yaşamın yorgunluğu
Her şafak vakti
Gecenin yüreği patlarken denizlere
Sarmaşıklar gibi bin yaprak
Bin dal ile uzanırız güzelliklere”

Adnan Yücel

‎Bereket versin, Anadolu'nun bu yalnız kendisine mahsus dertleri yanında gene yalnız kendisine mahsus çareleri vardır. Bunların en birincisi rakıdır.
Sabahattin Ali